FELSEFE - Nietzsche: İngilizce çalışma notları
The School of Life
Video özeti: Bu portre Nietzsche'nin yaşamını dört öneriyle bağlar: kıskançlıkla yüzleşmek, zayıflığı gizleyen değerleri reddetmek, alkolün rahatlığına kuşkuyla bakmak ve dinin kaybolan rolünü felsefe ile sanatla doldurmak. Başlıca İngilizce noktaları: 1. own up to envy. — Bir öbek fiil olarak own up to, rahatsız edici bir duyguyu yalnızca fark etmek değil, dürüstçe kabul etmek demektir. 2. get fatally in the way of — Bu deyim bir engel imgesi kurar: geçici rahatlık değişimi durdurabilir; fatally gerçek ölümden çok ağır sonucu vurgular. 3. as it's often taken to be, — Bu edilgen dil bilgisi kalıbı, God is dead örneğinde olduğu gibi, yaygın yorumu düzeltmeden önce sunar.
Bu derste
The challenge begins with how to pronounce his name. Dilbilgisi
0:05Zorluk, adının nasıl telaffuz edileceğiyle başlar.
Gömülü soru olarak how to pronounce his name
Bu cümlede how to pronounce his name, onun adını doğru söyleme biçimi anlamına gelir. how to + fiilin yalın hâli yapısının tamamı, doğrudan soru sormak yerine bir sorunu veya yöntemi cümlenin içeriği olarak sunar. Bu ifade with sözcüğünden sonra onun nesnesi olarak kullanılır: the challenge begins with how to pronounce his name. Bir bildirme cümlesinin içine yerleştiği için how do you pronounce gibi doğrudan soru dizilişi yerine how to pronounce kullanılır.
Alıştırma
Yöntem bildiren iki sözcüklü yapıyla cümleyi tamamlayın: This guide explains ____ change your password.
Cevabı göster
how to
Then we need to get past some of his extraordinary and provocative statements. Öbek fiiller
0:12Daha sonra onun bazı olağanüstü ve kışkırtıcı ifadelerini aşmamız gerekiyor.
get past: Bir engeli aşıp ilerlemek
Burada get past, fiziksel olarak bir yerin ötesine geçmeyi anlatmaz. Nietzsche'nin şaşırtıcı ve tartışmalı ifadelerinin onu daha iyi anlamamızı engellemesine izin vermemek anlamına gelir. Daha genel olarak get past + engel, devam edebilmek için zor bir şeyi aşmak veya geride bırakmak demektir.
Alıştırma
Bu cümlede get past hangi anlama gelir: They need to get past their disagreement before they can plan together?
- Fiziksel olarak anlaşmazlığın ötesine yürümek
- Anlaşmazlığı herkese açıklamak
- Devam edebilmek için anlaşmazlığı aşmak
Cevabı göster
Devam edebilmek için anlaşmazlığı aşmak
What doesn't kill me makes me stronger. Dilbilgisi
0:16"Beni öldürmeyen şey beni daha da güçlendirir."
What doesn't kill me makes me stronger: what yan cümlesi ve make kalıbı
What doesn't kill me, “beni öldürmeyen şey ya da deneyim” anlamına gelir. Bu söz grubunun tamamı makes fiilinin öznesidir; dil bilgisinde, what ile kurulan ve isim görevi gören serbest bir ilgi yan cümlesidir. Buradaki What bir soru sormaz. make + kişi + sıfat kalıbı, “birinin o hâle gelmesine neden olmak” anlamındadır. Burada makes me stronger, zorluğu atlatmanın kişiyi daha güçlü veya dirençli kılabileceğini söyler. what yan cümlesi burada tekil kabul edildiği için fiil makes olur.
Alıştırma
Cümleyi what yan cümlesini başlatan sözcük ve make fiilinin doğru biçimiyle tamamlayın: ____ we practice every day ____ us more confident.
Cevabı göster
What · makes
when we do: önceki bir eylemin yerine kullanılan do
when we do ifadesinde do, daha önce geçen get past those statements fiil grubunun yerine kullanılır. Böylece eylemin tamamı, yani when we get past those statements, tekrar edilmez. do fiilinin bu şekilde bir eylemin yerine geçebilmesi için, tam olarak hangi eylemden söz edildiğinin önceki cümleden açıkça anlaşılması gerekir. Dinlerken do sözcüğünü genel anlamdaki “bir şey yapmak” fiili olarak yorumlamak yerine, önceki bağlamda hangi eylemin yerini tuttuğunu bulun.
Alıştırma
finish a hard puzzle ifadesini tekrarlamamak için do kullanın: We sometimes finish a hard puzzle, and when we ____, we celebrate.
Cevabı göster
do
Friedrich Nietzsche was born in 1844 in a quiet village in the eastern part of Germany,
0:28Friedrich Nietzsche, 1844 yılında Almanya'nın doğusunda sakin bir köyde doğdu,
He did exceptionally well at school and university
0:35Okulda ve üniversitede olağanüstü başarılı oldu
and so excelled at ancient Greek that he was made a professor at the University of Basel
0:37ve Antik Yunanca'da o kadar sivrildi ki Basel Üniversitesi'nde profesör yapıldı,
in his mid-20s: yaklaşık bir yaş aralığı
In his mid-20s, 20 ile 29 yaş arasındaki dönemin orta kısmını, genellikle yaklaşık 24 ile 26 yaşlarını anlatır. Kesin yaşını değil, bir yaş aralığını verir. Kalıp in + iyelik bildiren sözcük + early/mid/late + yaş on yılı şeklindedir: in her early 30s, in their late 40s. Bu cümlede only, profesör olduğunda ne kadar genç olduğunu vurgular.
Alıştırma
Nora yönetici olduğunda yaklaşık 25 yaşındaydı. Hangi cümle kesin bir yaş belirtmeden onun yaşını doğal biçimde anlatır?
- Nora became a manager in her late 20s.
- Nora became a manager in her mid-20s.
- Nora became a manager in her early 20s.
Cevabı göster
Nora became a manager in her mid-20s.
didn't work out: başarısız bir sonuç
Burada didn't work out, başarılı biçimde gelişmedi veya umulan sonucu vermedi anlamına gelir. Yolunda gitmeyen şey onun resmî kariyeridir. Özne bir plan, iş, ilişki, düzenleme veya durum olduğunda work out bu anlamı kazanır. Özne, burada spor yapmaktan veya bir cevabı hesaplamaktan söz edilmediğini gösterir.
Alıştırma
Bir kulüp açık hava konseri planladı, ancak yağmur yüzünden konseri iptal etmek zorunda kaldı. Hangi cümlede work out örnektekiyle aynı anlamda kullanılmıştır?
- We worked out at the gym.
- We worked out the total cost.
- The plan didn't work out.
Cevabı göster
The plan didn't work out.
got fed up with: biriken bıkkınlığın sınıra ulaşması
Got fed up with, birine ya da bir şeye artık katlanmak istemeyecek kadar kızmış veya bıkmış hâle gelmek demektir. Bu duygu genellikle zaman içinde ya da tekrarlanan sorunlar yüzünden birikir; bu nedenle yalnızca bir şeyden hoşlanmamaktan daha güçlüdür. Bu cümlede with, hayal kırıklığına yol açan kişileri tanıtır. Got, geçmişte bu duruma geçildiğini gösterir; fed up ise kalıplaşmış bir ifadedir ve yemek verilmesiyle ilgili değildir.
Alıştırma
Cümleyi get fed up with ifadesinin geçmiş zamanıyla tamamlayın: After the third cancellation, Maya ____ the airline.
Cevabı göster
got fed up with
didn't get on with: kötü bir ilişki
Britanya İngilizcesinde get on with someone, o kişiyle dostça ya da sorunsuz yürüyen bir ilişkiye sahip olmak demektir. Bu nedenle didn't get on with, ilişkinin kötü olduğunu söyler; ancak tek başına ailesinden nefret ettiği anlamına gelmez. with sonrasında bir kişinin gelmesi, ilişki anlamını işaret eder. Nesne bir görev veya etkinlik olduğunda get on with bunun yerine o işe devam etmek ya da başlamak anlamına gelebilir.
Alıştırma
Hangi cümlede get on with bir ilişkiyi anlatmak için kullanılmıştır?
- Let's get on with the meeting.
- I don't get on with my new roommate.
- Please get on with your homework.
Cevabı göster
I don't get on with my new roommate.
I don't like my mother and it's painful even for me to hear my sister's voice.
1:04"Annemi sevmiyorum ve kız kardeşimin sesini duymak bile benim için acı verici."
precipitated when he saw a horse in a Turin street being beaten by its driver,
1:14Torino'da bir sokakta sürücüsü tarafından dövülen bir atı gördüğünde tetiklenen bu çöküşte,
But his philosophy was full of heroism and grandeur.
1:25Ancak felsefesi kahramanlık ve ihtişamla doluydu.
Selbstüberwindung, yani kendini aşma
Selbstüberwindung Almanca bir felsefe terimidir. Hemen ardından gelen or self-overcoming ifadesi İngilizce açıklamayı verir: kişinin kendi mevcut sınırlarını, alışkanlıklarını veya durumunu aşması anlamına gelir. Burada overcoming kişinin kendisine yöneliktir. Başka birini yenmek veya kısa süreli tek bir zorluğu atlatmak değil, kişinin kendisini sürekli dönüştürme sürecidir.
Alıştırma
Bu cümlede Selbstüberwindung, or self-overcoming neyi anlatıyor?
- Küçük bir sorunu bir kez çözmek
- Bir yarışmada başka birini yenmek
- Kendi sınırlarını ve mevcut durumunu aşmak
Cevabı göster
Kendi sınırlarını ve mevcut durumunu aşmak
rises above their circumstances and difficulties to embrace whatever life throws at them. Notlar
1:37hayatın önüne çıkardığı her şeyi kucaklamak için kendi koşullarının ve zorluklarının üzerine çıktığı sürecin.
bir Übermensch
Übermensch, Nietzsche'nin mevcut durumunu aşan ideal bir kişi için kullandığı Almanca terimdir. Cümlenin kendisi gerekli ipucunu verir: Bu kişi koşulların ve zorlukların üzerine çıkar ve hayatın getirdiği her şeyi kabul eder. Bu terim çizgi romanlardaki bir süper kahraman veya doğuştan sihirli güçleri olan biri anlamına gelmez. Bu basitleştirilmiş açıklamada odak, kişinin kendini dönüştürmesi ve hayata nasıl karşılık verdiğidir.
Alıştırma
Bu bağlamda an Übermensch ne anlama geliyor?
- Zorlu koşulların üzerine çıkan ve hayatla bütünüyle yüzleşen bir kişi
- Sihirli güçleri olan bir süper kahraman
- Doğuştan herkesten daha iyi olan bir kişi
Cevabı göster
Zorlu koşulların üzerine çıkan ve hayatla bütünüyle yüzleşen bir kişi
Rise above circumstances and difficulties: koşulların ve zorlukların üstüne çıkmak
Burada rises above, zor koşulların kişiyi kontrol etmesine veya sınırlamasına izin vermemek anlamına gelir. Daha yüksek bir yere fiziksel olarak çıkmayı değil, kişinin verdiği tepkiyi anlatır. Yapı rise above + bir sorun, çatışma, duygu veya durum şeklindedir. Zorluk hâlâ var olsa bile güçlü ve sağduyulu davranmaya odaklanır.
Alıştırma
Cümleyi, bu derste geçen ve bir zorluğun sizi kontrol etmesine izin vermemek anlamına gelen iki sözcüklü ifadeyle tamamlayın: After the loss, the team chose to ____ its disappointment and practice again.
Cevabı göster
rise above
Whatever life throws at them: hayatın karşılarına çıkaracağı her şey
Bu benzetmede life, bir kişiye beklenmedik olaylar veya zorluklar fırlatan bir varlık gibi kişileştirilir. Whatever life throws at them, kişinin karşılaşabileceği her türlü zorluk veya sürpriz anlamına gelir; throws gerçek bir fiziksel eylemi anlatmaz. Embrace sonrasında bu ifade, kişinin kaçınmak yerine kabul etmeyi seçtiği her şeyi belirtir. Whatever, kapsamı sınırsız hâle getirir: ne olursa olsun. Them, singular they yoluyla tek bir kişiye geri gönderme yapar; bu nedenle mutlaka birden fazla kişi anlamına gelmez.
Alıştırma
Kai is ready for whatever life throws at him İngilizce cümlesinde whatever life throws at him ne anlama gelir?
- birinin fiziksel olarak Kai'ye doğru fırlattığı herhangi bir nesne
- yalnızca Kai'nin dikkatle hazırladığı planlar
- Kai'nin karşılaşabileceği herhangi bir beklenmedik zorluk veya olay
Cevabı göster
Kai'nin karşılaşabileceği herhangi bir beklenmedik zorluk veya olay
as he put it: ifadeyi ona ait göstermek
Burada as he put it, “kendi sözleriyle” veya “fikri onun ifade ettiği biçimde” anlamına gelir. Ardından gelen sözlerin ona ait olduğunu gösterir; bunlar birebir alıntı da olabilir, aslına yakın bir aktarım da olabilir. Buradaki put, “koymak” anlamına gelmez. Bu ifade yalnızca sözlerin kime ait olduğunu belirtir; anlatıcının bu fikre katıldığını göstermez.
Alıştırma
Hangi cümle, konuşanın buna katıldığını zorunlu olarak belirtmeden “a doorway to new worlds” sözünü en açık biçimde Bayan Chen'e atfeder?
- According to Ms. Chen, the library opens at nine.
- I think the library is a doorway to new worlds.
- The library was, as Ms. Chen put it, “a doorway to new worlds.”
Cevabı göster
The library was, as Ms. Chen put it, “a doorway to new worlds.”
how to become who we really are: iç içe yan cümle yapısı
How to become who we really are, teach us ifadesinin içeriğidir: eserin bize ne öğretmesinin amaçlandığını belirtir. how to + fiil kalıbı, “bir şeyi yapmanın yolu” anlamına gelir. Bunun içindeki who we really are, become sözcüğünden sonra gelen ve isim işlevi gören bir yan cümledir. Kişinin dönüştüğü veya ortaya çıkardığı gerçek benliği belirtir. Daha büyük bir düz cümlenin içinde olduğu için who are we soru dizilişi değil, who we really are düz cümle dizilişi kullanılır.
Alıştırma
Hangi cümlede how to become ifadesinden sonra kimlik bildiren bir yan cümle gelir?
- The coach taught us how to become who we want to be.
- The coach taught us how we became more confident.
- The coach asked us directly, “Who do we want to be?”
Cevabı göster
The coach taught us how to become who we want to be.
His thought centers around four main recommendations.
1:48Düşüncesi dört ana öneri etrafında şekillenir.
own up to envy: gizlenen bir duyguyu dürüstçe kabul etmek
Own up to, özellikle daha önce kaçınılan rahatsız edici bir şeyi dürüstçe kabul etmek demektir. Burada kabul edilen duygu envy, yani kıskançlıktır: yönerge, bu duyguyu saklamak yerine onunla yüzleşmeyi ister. Yapı own up to + isim ya da -ing biçimidir: own up to a mistake ve own up to cheating. To kalıbın parçasıdır; bu yüzden own burada “sahip olmak”, up to da “en fazla” anlamına gelmez.
Alıştırma
Cümleyi tam olarak own up to ifadesiyle tamamlayın: After blaming everyone else, Maya finally decided to ____ breaking the vase.
Cevabı göster
own up to
Yet the lingering effects of Christianity generally teach us to feel ashamed of our envious feelings.
1:57Ancak Hıristiyanlığın kalıcı etkileri bize genellikle kıskançlık duygularımızdan utanmayı öğretir.
so we hide them from ourselves and others.
2:05bu yüzden onları kendimizden ve başkalarından saklarız.
so long as we use it as a guide to what we really want. Dilbilgisi
2:10onu gerçekten ne istediğimize dair bir rehber olarak kullandığımız sürece.
so long as: koşul eklemek
Bu cümlede so long as, “şu koşulla” veya “yalnızca ... ise” anlamındadır. Kıskançlıkta yanlış bir şey olmadığı yargısını sınırlayan koşulu getirir: kıskançlık, bizi gerçekten istediğimiz şeye yönelttiği koşuluyla kabul edilebilir. Burada long süre bildirmez. Yararlı bir test olarak so long as yerine provided that koyun; anlam değişmiyorsa kullanım koşulsaldır.
Alıştırma
“You can borrow the bike so long as you wear a helmet,” cümlesinde so long as ne anlama gelir?
- kask taktığın bütün süre boyunca
- kask taktığın için
- yalnızca kask takarsan
Cevabı göster
yalnızca kask takarsan
should be seen as an indication of what we could one day become. Kalıp ifadeler
2:16bir gün neye dönüşebileceğimizin bir işareti olarak görülmelidir.
should be seen as an indication of: bir yorumlama biçimi önermek
should be seen as an indication of kalıbı, “……nın bir işareti olarak yorumlanmalıdır” anlamına gelir. Özneye gerçek anlamda bakılmasından değil, özneye bir anlam verilmesinden söz edilir. Bu cümlede should, kişiyi nasıl anlamamız gerektiğine dair bir öneri sunar. an indication of ise o kişinin neyi gösterebileceğini, yani gelecekte olabileceğimiz kişiyi tanıtır. Aynı kalıp bir olgunun, düzenli durumun veya olayın neye işaret ettiğini açıklamak için de kullanılabilir.
Alıştırma
Cümleyi, dersteki “……nın kanıtı olarak yorumlanmalıdır” anlamına gelen tam resmî kalıpla tamamlayın: A sudden drop in attendance ____ a problem with the schedule.
Cevabı göster
should be seen as an indication of
is hinting at who you are capable of one day being.
2:22bir gün kim olabileceğinizin ipuçlarını veriyordur.
It's not that Nietzsche believed we always end up getting what we want. Dilbilgisi
2:26Nietzsche her zaman istediğimizi elde ettiğimize inanmıyordu.
It's not that ...: olası bir çıkarımı düzeltmek
It's not that + yan cümle kalıbı, birinin makul biçimde çıkarabileceği düşüncenin tamamını reddeder. Yan cümledeki tek bir sözcüğü olumsuzlaştırmakla sınırlı değildir. Bu cümlede konuşan kişi, Nietzsche’nin insanların her zaman istediklerini elde edeceklerini vadettiği yorumunu eler. Bu kalıp genellikle dinleyiciyi daha doğru bir açıklamaya hazırlar; ardından sıkça but, rather veya yeni bir cümle gelir.
Alıştırma
Cümleyi olası bir sonucu reddeden iki sözcüklük kalıpla tamamlayın: It's ____ Maya is angry; she is just tired.
Cevabı göster
not that
He simply insisted that we must face up to our true desires, Öbek fiiller
2:31O yalnızca şunda ısrar ediyordu: gerçek arzularımızla yüzleşmeliyiz,
face up to: kaçmayı bırakıp zor bir gerçekle yüzleşmek
Face up to, zor bir şeyden kaçmayı bırakıp onu dürüstçe kabul etmek demektir. Burada insanların gerçekten ne istediklerini saklamak veya bundan kaçmak yerine kabul etmeleri gerektiğini anlatır. Tam yapı face up to + isim veya -ing biçimidir. Up to fiil öbeğinin bir parçasıdır; “en fazla” veya “birinin kararına bağlı” anlamına gelmez. İfade genellikle daha önce kaçınma olduğunu düşündürür; bu nedenle genel face fiilinden daha güçlüdür.
Alıştırma
Cümleyi, face sözcüğüne dayanan ve “kaçınmayı bırakıp dürüstçe kabul etmek” anlamına gelen üç sözcüklü ifadeyle tamamlayın: After weeks of excuses, Lena finally chose to ____ the consequences of her decision.
Cevabı göster
face up to
put up a heroic fight to honor them, Kalıp ifadeler
2:35onları onurlandırmak için kahramanca bir savaş vermeliyiz,
put up a heroic fight: cesur ve kararlı bir direniş göstermek
Put up a fight; direnmek, bir şeyi savunmak veya zorluk karşısında kararlı bir çaba göstermek anlamına gelen sabit bir eşdizimdir. Burada bu arzuları desteklemek için gösterilen cesur çabayı anlatır; mutlaka fiziksel bir kavga değildir. Heroic, fight sözcüğünü niteler ve güçlü bir övgü ekler: çaba olağanüstü derecede cesur veya takdire değer olarak sunulur. Yeniden kullanılabilen kalıp put up + a/an + sıfat + fight şeklindedir; örneğin put up a strong fight.
Alıştırma
Sabit eşdizimi eksik iki sözcüklü fiille tamamlayın: Although the team was expected to lose, it ____ a heroic fight until the end.
Cevabı göster
put up
and only then mourn failure with solemn dignity.
2:37ve ancak ondan sonra başarısızlığın yasını ağırbaşlı bir onurla tutmalıyız.
Nietzsche had some extreme things to say about Christianity.
2:45Nietzsche'nin Hıristiyanlık hakkında söyleyecek bazı aşırı şeyleri vardı.
"There is only one person worth respecting, Dilbilgisi
2:50"Saygı duyulmaya değer sadece bir kişi vardır,
worth respecting: edilgen anlam taşıyan worth + -ing
a person worth respecting ifadesinde worth sözcüğünden sonra -ing biçimindeki respecting gelir. İfade, “saygı görmeyi hak eden bir kişi” anlamındadır. respecting biçim olarak etken görünse de örtük nesnesi person sözcüğüdür: insanlar o kişiye saygı duyar. Bu yapıda worth önündeki isim, -ing fiilinin eylemine maruz kalır; a book worth reading ve an idea worth considering buna örnektir.
Alıştırma
Cümleyi respect sözcüğünün doğru biçimiyle tamamlayın: A leader who listens carefully is worth ____.
Cevabı göster
respecting
but his true target was more subtle and more interesting.
2:56ama asıl hedefi daha incelikli ve daha ilginçti.
knockabout stuff: kaba, hareketli ve incelikten yoksun
Burada knockabout, önceki sözleri anlatan gündelik bir sıfattır. Knockabout stuff, dikkatli ve incelikli içerik yerine genel, kaba, gürültülü veya kışkırtıcı biçimde enerjik içerik anlamına gelir; stuff ise söylenenleri genel olarak karşılayan belirsiz bir isimdir. Bu ifade, dikkat çekici sözleri kaba bir gösteri gibi sunarak önemlerini azaltır. Ardından gelen but, dikkati daha incelikli ve ilginç bir hedefe yöneltir. Knockabout komediyi anlatabilir, ancak yalnızca funny anlamına gelmez.
Alıştırma
Bir incelemede “The opening scene is knockabout stuff.” cümlesi büyük olasılıkla ne anlama gelir?
- Kapıları çalan insanlarla ilgilidir.
- İncelikli olmaktan çok genel, kaba ve hareketlidir.
- Sessiz, ölçülü ve dikkatle ayrıntılandırılmıştır.
Cevabı göster
İncelikli olmaktan çok genel, kaba ve hareketlidir.
He resented Christianity for protecting people from their envy.
2:59Hıristiyanlığa, insanları kendi kıskançlıklarından koruduğu için içerliyordu.
who lacked the stomach to get hold of what they really wanted, Deyimler
3:10ürkek kölelerin zihinlerinde ortaya çıkmıştı,
lacked the stomach to: zor bir eylem için cesaretten yoksun olmak
Bu cümlede lacked the stomach to, bir şeyi yapacak cesarete veya duygusal dayanıklılığa sahip olmamak anlamına gelir. Stomach burada mecazidir; sindirimden değil, rahatsız edici, korkutucu veya vicdanen zor bir eylemle yüzleşebilmekten söz eder. İfade, bu insanları bir şeyi isteyen fakat onu elde etmek için gerekeni yapmaya yanaşmayan kişiler olarak sunar. Burada aktarılan sert bir eleştirinin parçasıdır; bu yüzden tarafsız bir gerçek değil, birine atfedilen yargı olarak okunmalıdır.
Alıştırma
Cümlede lacked the stomach to get hold of what they really wanted ne anlama gelir?
- Onun peşinden gidecek cesaretleri veya duygusal dayanıklılıkları yoktu.
- İstediklerini zaten elde etmişlerdi.
- Ne istediklerine karar veremeyecek kadar açlardı.
Cevabı göster
Onun peşinden gidecek cesaretleri veya duygusal dayanıklılıkları yoktu.
and so had clung to a philosophy that made a virtue of their cowardice. Notlar
3:13ve bu yüzden korkaklıklarını bir erdem haline getiren bir felsefeye sarılmışlardı.
clung to a philosophy: bir inanç sistemini bırakmayı reddetmek
Clung, cling fiilinin geçmiş zaman biçimidir. Burada clung to a philosophy, bir inanç sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmak ve onu bırakmaya direnmek anlamına gelir; fiziksel olarak bir şeyi tutmaktan söz edilmez. Fiil, bağlılık, bağımlılık veya bırakma korkusuna yönelik eleştirel bir ima ekler. Bu cümledeki olumsuz ton, felsefenin tarafsız bir tanımına değil, aktarılan eleştiriye aittir.
Alıştırma
Even after new evidence disproved the theory, the committee ___ it because change felt risky. Bırakma isteksizliğini en iyi hangi seçenek gösterir?
- clung to
- heard about
- believed in
Cevabı göster
clung to
made a virtue of their cowardice: bir kusuru erdem gibi göstermek
To make a virtue of something, bir kusuru, sınırlamayı veya istenmeyen durumu iyi bir özellikmiş gibi sunmak demektir. Burada onların korkaklığı gerçekten bir erdeme dönüşmez. İfade eleştirel bir yargıyı aktarır: Bu felsefe, korkuya ahlaki iyilik adını vermelerini sağlar ve böylece kendini haklı çıkarma ile ironi anlamı taşır.
Alıştırma
Cümleyi make a virtue of ile tamamlayın: The company tried to ____ its small size by calling it more personal.
Cevabı göster
make a virtue of
had wished to enjoy the real ingredients of fulfillment,
3:24tatminin gerçek unsurlarının tadını çıkarmayı dilemişlerdi,
They'd therefore fashioned a hypocritical creed denouncing what they wanted but were too weak to fight for,
3:33Bu nedenle, istedikleri ama uğrunda savaşamayacak kadar zayıf oldukları şeyleri kınayan,
while praising what they didn't want but happened to have. Dilbilgisi
3:39ancak istemedikleri ama tesadüfen sahip oldukları şeyleri öven ikiyüzlü bir inanç uydurdular.
happened to have: planlanmamış bir durum
Happened to have ifadesinde happen to + fiilin yalın hâli, bir durumun ya da eylemin tesadüfi veya plansız olduğunu gösterir. Bu niteliklere sahiptirler, ancak onları seçtikleri ya da edinmeyi planladıkları için değil. Geçmiş zamanı happened taşır; have ise to sonrasında yalın hâlde kalır. İki fiilin de öznesi they sözcüğüdür. İfade, eşyalarının başına ayrı bir olay geldiği anlamına gelmez.
Alıştırma
Cümleyi, happen to yapısının geçmiş zamanı ve find ile tamamlayın: While cleaning the attic, I ____ an old photo.
Cevabı göster
happened to find
submission to people one hates became obedience,
3:48nefret edilen kişilere boyun eğmek itaat oldu,
not being able to take revenge turned into forgiveness. Dilbilgisi
3:53intikam alamamak bağışlamaya dönüştü.
not being able to ... turned into ...: bir şeyi yapamamanın başka bir şeye dönüşmesi
Not being able to take revenge, özne olarak kullanılan olumsuz bir -ing yan cümlesidir. “Birinin intikam alamaması” düşüncesinin tamamını hakkında konuşulabilecek tek bir şey hâline getirir. Turned into forgiveness, bu yetersizliğin bağışlama olarak yeniden yorumlandığını veya adlandırıldığını söyler. Bu eleştirel anlatım, bağışlamanın tarafsız bir tanımı değildir ve intikamı desteklemez; bir yetersizliğin erdem olarak sunulduğu iddiasını aktarır.
Alıştırma
Hangi cümlede olumsuz bir -ing yan cümlesi özne olarak kullanılmış ve bir yetersizliğin daha sonra fırsata dönüştüğü anlatılmıştır?
- Being able not to travel turned into a chance to explore our own town.
- Not being able to travel turned into a chance to explore our own town.
- We were not able to travel, so we explored our own town instead.
Cevabı göster
Not being able to travel turned into a chance to explore our own town.
Christianity amounted to a giant machine for bitter denial. Öbek fiiller
3:57Hıristiyanlık, acı bir inkar için devasa bir makineye denk geliyordu.
amounted to: bir şeyin özünde ne olduğunu belirtmek
amounted to içindeki amount to, “özünde eşit olmak” veya “genel etkisi ya da anlamı bu olmak” demektir. Geçmiş zaman biçimi amounted güçlü bir özet yargı verir: konuşan kişi bütün ayrıntıları tek bir eleştirel tanıma indirger. Ardından bir isim öbeği gelir: amounted to a giant machine for bitter denial. Burada bir sayı veya fiyat hesaplanmıyor.
Alıştırma
Cümleyi, derste öğrenilen ve “özünde eşitti” anlamına gelen iki sözcüklü geçmiş zaman ifadesiyle tamamlayın: Ignoring every warning ____ a decision to accept the risk.
Cevabı göster
amounted to
Nietzsche himself drank only water and as a special treat,
4:04Nietzsche'nin kendisi sadece su ve özel bir ziyafet olarak,
And he thought we should do likewise. Kalıp ifadeler
4:08Ve bizim de aynısını yapmamız gerektiğini düşünüyordu.
Aynı eylemi yapmak için do likewise
Burada do likewise, “az önce anlatılan eylemin aynısını yapmak” anlamına gelir. Do önceki eylemin yerini tutar, likewise ise o eyleme geri gönderme yapar. Bu cümlede o, “bizim” de aynı yeme ve içme düzenini izlememiz gerektiğine inanıyordu. Bu ifade, bütün eylemi yeniden söylemeyi önler.
Alıştırma
“Nora saved a copy, so I decided to do likewise,” cümlesinde konuşan kişi ne yapmaya karar verdi?
- Farklı bir dosya kaydetmek.
- Nora’nın görüşüne katılmak.
- Bir kopya da kaydetmek.
Cevabı göster
Bir kopya da kaydetmek.
He wasn't making a small eccentric dietary point.
4:10O, tuhaf ve küçük bir diyet uyarısı yapmıyordu.
The idea went to the heart of his philosophy Deyimler
4:13Fikir, onun felsefesinin tam kalbine gidiyordu
Merkezî mesele için go to the heart of
went to the heart of his philosophy ifadesindeki heart mecazidir. Bu fikir, felsefenin merkezindeki en önemli bölümle doğrudan ilgiliydi; hiçbir şey fiziksel olarak bir kalbe gitmedi. Tekrar kullanılabilen go to the heart of + konu yapısı, “o konunun temel noktasına ulaşmak veya o noktayı ele almak” anlamına gelir. Went yalnızca go fiilinin geçmiş zaman biçimidir.
Alıştırma
Sorunun, problemin en önemli bölümünü ele aldığı anlamına gelen cümleyi seçin.
- The question goes to the heart of the problem.
- The question touched the audience’s hearts.
- We should take the question to heart.
Cevabı göster
The question goes to the heart of the problem.
two great narcotics in European civilization metaforu
Bu cümlede narcotics bir metafordur. Hristiyanlık ve alkol, acıyı uyuşturup rahatlık verebilen şeyler olarak aynı gruba konur; sözcük Hristiyanlığı gerçek bir uyuşturucu olarak sınıflandırmaz. Bu ifade eleştirel bir savı destekler: Bu rahatlık mevcut koşulları yeterince iyi gösterirse, onları değiştirme isteğini de azaltabilir. Bu, kışkırtıcı bir felsefi değer yargısıdır; tıbbi ya da hukuki bir gerçek değildir.
Alıştırma
Bu alıntıda narcotics ne anlama geliyor?
- İkisini de acıyı uyuşturup memnuniyetsizliği azaltabilen rahatlık kaynakları olarak mecazen sunar.
- Hristiyanlık ve alkolü kelimenin gerçek anlamıyla aynı tür ilaç olarak sınıflandırır.
- Avrupa uygarlığının hem Hristiyanlığı hem de alkolü yasakladığını söyler.
Cevabı göster
İkisini de acıyı uyuşturup memnuniyetsizliği azaltabilen rahatlık kaynakları olarak mecazen sunar.
He hated alcohol for the very same reasons that he scorned Christianity,
4:23Alkolden, Hıristiyanlığı küçümsediği aynı nedenlerle nefret ediyordu,
Both reassure us that things are just fine as they are,
4:29Her ikisi de bize her şeyin olduğu gibi gayet iyi olduğuna dair güvence verir,
sapping us of the will to change our lives for the better.
4:32hayatlarımızı daha iyiye doğru değiştirme irademizi tüketir.
A few drinks usher in a transient feeling of satisfaction Öbek fiiller
4:35Birkaç kadeh içki, geçici bir tatmin hissi başlatır
usher in: yeni bir durum veya dönem başlatmak
Usher in, yeni bir durumu, dönemi ya da gelişmeyi “başlatmak veya başlangıcına yol açmak” anlamına gelen bir öbek fiildir. Burada birkaç kadeh, kısa süreli bir tatmin duygusunun başlamasına yol açar. Nesne tüm ifadenin ardından gelir: usher in a feeling, usher in an era, usher in change. Sonuç olumlu, olumsuz veya karma olabilir.
Alıştırma
“Yeni bir dönemi başlatmak” anlamına gelen iki sözcüklü öbek fiille cümleyi tamamlayın: The invention could ____ a new era of safer travel.
Cevabı göster
usher in
that can get fatally in the way of taking the steps necessary to improve our lives. Deyimler
4:38ki bu, hayatlarımızı iyileştirmek için gerekli adımları atmanın önünde ölümcül bir şekilde durabilir.
get fatally in the way of: yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde engellemek
get in the way of + isim ya da -ing biçiminde, bir şey bir eylemi, planı veya hedefi engeller ya da ciddi biçimde zorlaştırır. Burada geçici tatmin duygusu, değişim için gereken adımları atmayı zorlaştırır. fatally engelin şiddetini artırır: burada "yıkıcı ya da belirleyici sonuçlar doğuracak şekilde" anlamındadır; mutlaka "ölüme neden olacak şekilde" demek değildir.
Alıştırma
Bu cümlede get fatally in the way of ne anlama gelir? "A false sense of security can get fatally in the way of necessary safety reforms"
- Reformların daha hızlı gerçekleşmesini sağlayabilir.
- Reformları engelleyip yıkıcı sonuçlara yol açabilir.
- Mutlaka birinin fiziksel olarak ölümüne neden olmalıdır.
Cevabı göster
Reformları engelleyip yıkıcı sonuçlara yol açabilir.
Nietzsche was obsessed with the awkward truth
4:43Nietzsche şu rahatsız edici gerçeğe takıntılıydı:
that getting really valuable things done hurts. Kalıp ifadeler
4:45gerçekten değerli işler başarmak can acıtır.
getting really valuable things done: işi tamamlamaya odaklanmak
get + nesne + done, nesnenin belirttiği işin tamamlanmasını ya da başarılmasını sağlamak demektir. getting really valuable things done ifadesinde things nesnedir, done tamamlanmış sonucu anlatır; really ise valuable sözcüğünün derecesini artırır. İfadenin tamamı getting ile başladığı için ulaç öbeği olarak çalışır ve hurts fiilinin öznesidir. Sonuca ulaşmaya odaklanır. Bu yapı tek başına başka birine para verildiği ya da işi yapmasının emredildiği anlamına gelmez.
Alıştırma
Cümleyi get + nesne + done yapısıyla tamamlayın: "For our volunteer group, ____ the most urgent jobs ____ before winter is the top priority."
Cevabı göster
getting · done
"How little you know of human happiness,
4:48"İnsan mutluluğu hakkında ne kadar da az şey biliyorsunuz,
Build your cities on the slopes of Mount Vesuvius." Deyimler
4:56Şehirlerinizi Vezüv Yanardağı'nın eteklerine inşa edin."
Bir mecaz olarak “Build your cities on the slopes of Mount Vesuvius”
Bu emir, şehirlerin nereye kurulacağıyla ilgili gerçek anlamlı bir tavsiye değildir. Vezüv, Pompeii'yi yok eden yanardağ olarak bilinir; bu yüzden yamaçları gerçek bir tehlikenin yakınında yaşamanın çarpıcı bir görüntüsünü oluşturur. Build... emri bu görüntüyü bir yaşam ilkesine dönüştürür: mutlak güvenliği en büyük hedefin yapma; dolu dolu bir hayatın peşinden giderken anlamlı riskleri kabul et. Bu söz, amaçsız tehlikeyi övmez.
Alıştırma
Bu cümlede "Build your cities on the slopes of Mount Vesuvius" insanları temel olarak ne yapmaya çağırıyor?
- Mutlak güvenliği hedef yapmak yerine anlamlı riskleri kabul etmek.
- Değerli hiçbir şey kazanılamayacak olsa bile bütün tehlikeleri görmezden gelmek.
- Aktif bir yanardağın yakınında yeni evler inşa etmek.
Cevabı göster
Mutlak güvenliği hedef yapmak yerine anlamlı riskleri kabul etmek.
Nietzsche's dramatic assertion that God is dead is not,
5:03Nietzsche'nin Tanrı'nın öldüğüne dair dramatik iddiası,
Yaygın bir yorumu belirten “as it's often taken to be”
Burada as it's often taken to be, “insanların onu sık sık yorumladığı biçimde” anlamına gelen, parantez işlevli bir as yan cümlesidir. it, Nietzsche'nin iddiasına gönderme yapar ve taken to be edilgen yapıdadır: insanlar bu iddiayı bir kutlama ifadesi olarak yorumlar. Daha büyük kalıp X is not, as it's often taken to be, Y şeklindedir. Ara cümle önce bilinen bir yorumu belirtir, dışarıdaki not ise bu yorumu reddeder. Böylece yazar, yaygın bir yanlış anlamayı yok saymadan düzeltebilir.
Alıştırma
Cümleyi örnekteki ara ifadeyi aynen kullanarak tamamla: The policy is not, ____, a ban on all travel.
Cevabı göster
as it's often taken to be
Nietzsche didn't think that the end of belief was anything to cheer about.
5:13Nietzsche inancın sonunun sevinilecek bir şey olduğunu düşünmüyordu.
but he observed that they were very,
5:19ama onların hayatın problemleriyle başa çıkmamıza yardımcı olma anlamında
very beneficial in the sense of helping us cope with the problems of life. Anlatım akışı
5:20çok ama çok faydalı olduklarını da gözlemledi.
in the sense of: Bir yargıyı tek bir açıyla sınırlamak
Bu cümlede in the sense of, geniş anlamlı beneficial sözcüğünün kapsamını daraltır. Konuşmacı, dini inançların her bakımdan faydalı olduğunu söylemez; özellikle insanların hayatın sorunlarıyla başa çıkmasına yardımcı olmaları bakımından faydalı olduklarını anlatır. in the sense of + isim veya -ing biçimi kalıbı, bir tanımın doğru olduğu belirli yönü gösterir. Bir yargının sınırlandırılması veya açıklığa kavuşturulması gerektiğinde kullanışlıdır.
Alıştırma
Bu cümlede successful sözcüğünü belirli bir sonuçla doğru biçimde sınırlayan ifade hangisidir? The plan was successful ___ reducing costs, but it did not improve quality.
- as a result of
- in spite of
- in the sense of
Cevabı göster
in the sense of
the gap left by religion ... filled by culture: Mekânsal bir benzetme
Burada gap, din rolünü kaybettiğinde eksik kalabilecek psikolojik ve ahlaki desteği anlatan bir benzetmedir. left by religion bu eksikliği neyin yarattığını gösterir; filled by culture ise kültürü eksik kalan desteğin olası bir kaynağı olarak sunar. a gap left by X ... filled by Y bağlantılı kalıbı, soyut bir değişimi mekânsal bir görüntüye dönüştürür. Eksik hizmetleri, bilgiyi, liderliği veya başka işlevleri anlatmak için de kullanılabilir; Y ihtiyacı karşılar ama X'i mutlaka aynen kopyalamaz. Bu bağlamda culture yalnızca eğlenceyi değil; felsefe, sanat, müzik ve edebiyatı içeren düşünsel ve sanatsal yaşamı ifade eder.
Alıştırma
"The gap left by the canceled program was filled by volunteers," cümlesindeki benzetme ne anlama gelir?
- Gönüllüler programın açtığı fiziksel bir deliği onardı.
- Program sona erdikten sonra gönüllüler eksik olan yardımı sağladı.
- Gönüllüler eski programın her bölümünü birebir kopyaladı.
Cevabı göster
Program sona erdikten sonra gönüllüler eksik olan yardımı sağladı.
Nietzsche was deeply suspicious of the way his own era was handling culture.
5:35Nietzsche kendi çağının kültürü ele alış biçiminden derinden şüphe duyuyordu.
He believed the universities were killing the humanities,
5:39Üniversitelerin beşeri bilimleri öldürdüğüne inanıyordu,
rather than using them for what they were always meant to be, Dilbilgisi
5:45hayata rehberlik etmek için kullanmak yerine
rather than ile paralel -ing biçimi: rather than using them
Bu cümlede rather than iki eylemi karşı karşıya getirir: beşerî bilimleri kuru alıştırmalara dönüştürmek ve onları yaşam rehberi olarak kullanmak. İlki üniversitelerin yaptığı için eleştirildiği şeydir; ikincisi ise uygulamadıkları daha uygun seçenektir. turning -ing biçiminde olduğu için using de -ing biçimindedir. İki eylemi paralel tutmak karşılaştırmayı açık kılar: turning ... rather than using ....
Alıştırma
Cümleyi rather than ve find fiilinin -ing biçimiyle tamamlayın: The group kept blaming each other ____ a solution.
Cevabı göster
rather than finding
what they were always meant to be: amaçlanan rol
what they were always meant to be yan cümlesi, “beşerî bilimlerin sahip olması amaçlanan rol veya durum” anlamına gelir. Burada be meant to, amaçlanan bir işlevi veya ideal rolü anlatır; meant, “bir tanımı vardı” anlamına gelmez. Virgülden sonraki guides to life ifadesi bu amaçlanan rolün adını koyar. Bu tür bir what yan cümlesi isim öbeği gibi çalışır; bu yüzden bir şeyin asıl amacı veya kimliği tartışılırken for gibi bir edattan ya da become gibi bir bağ fiilden sonra gelebilir.
Alıştırma
'The center finally became what it was meant to be: a safe place for children,' cümlesinde what it was meant to be neyi belirtir?
- merkezin o andaki tesadüfi durumu
- merkez için başlangıçta amaçlanan rol
- merkezin söylemeye çalıştığı sözler
Cevabı göster
merkez için başlangıçta amaçlanan rol
He admired the way the Greeks had used tragic drama
5:49Yunanlıların trajik dramayı kullanma biçimine hayrandı,
and wished his own age to be comparably ambitious.
5:56ve kendi çağının da benzer şekilde hırslı olmasını diledi.
Yunan trajedisinde catharsis ve moral education
Burada catharsis, izleyicinin trajedide gösterilen korku, acıma ve ıstırap aracılığıyla yaşayabileceği duygusal arınma ya da rahatlamadır. Klasik Yunan tiyatro kuramında bu, yalnızca kötü duyguları dışa vurmaktan daha fazlasıdır. Moral education, tiyatronun seçimleri, sonuçları ve insan karakterini göstererek etik anlayışı geliştirebileceği anlamına gelir. Bu iki fikir, Yunan trajedisinin neden pratik ve iyileştirici olarak tanımlandığını açıklar: amaç yalnızca eğlendirmek değil, hem duyguları hem de muhakemeyi dönüştürmektir.
Alıştırma
Cümlede catharsis and moral education, Yunan trajedisinin ne yapabildiğini düşündürüyor?
- İzleyicilerin güçlü duyguları işlemesine ve etik muhakeme geliştirmesine yardımcı olmak
- İzleyicilere yalnızca Yunancanın teknik kurallarını öğretmek
- İzleyicilerin zor duygulardan ve ahlaki sorulardan kaçınmasını sağlamak
Cevabı göster
İzleyicilerin güçlü duyguları işlemesine ve etik muhakeme geliştirmesine yardımcı olmak
newly conscious of the crisis brought on by the end of faith, Öbek fiiller
6:02inancın sonunun getirdiği krizin yeni yeni farkına vararak,
Geçmiş ortaçlı neden ifadesi olarak brought on by
the crisis brought on by the end of faith ifadesinde brought on by, bir öbek fiilin edilgen biçimidir ve “neden olunan” ya da “tetiklenen” anlamına gelir. Krizin nedenini gösterir. Brought on by ... sözleri, crisis sözcüğünden sonra gelen geçmiş ortaçlı bir ifade oluşturur. Bu yapı, the crisis that was brought on by the end of faith şeklinde bir ilgi cümleciğine genişletilebilir. Böylece neden bilgisi bir ad öbeğinin içine yerleştirilir.
Alıştırma
Cümleyi, bring on fiilinin “neden olunan” anlamındaki üç sözcüklü edilgen biçimiyle tamamlayın: The flight cancellations were ____ the severe storm.
Cevabı göster
brought on by
boşlukları ... felsefe ve sanatla doldurmak
fill A with B yapısında A boşluğu, ihtiyacı ya da eksik kısmı; B ise onu tamamlamak için sağlanan şeyi gösterir. Burada the gaps, dinin ortadan kaybolmasıyla doğan ihtiyaçlardır; with ise önerilen ikameler olarak philosophy and art ifadesini getirir. Bu ifade, daha önce kullanılan boşluk benzetmesini sürdürür. Fiziksel deliklerden söz etmez; toplumdaki bir kaybı, başka anlam kaynaklarının doldurabileceği boş bir yer olarak sunar.
Alıştırma
Cümleyi fill A with B kalıbındaki edatla tamamlayın: The center filled the gaps in its holiday schedule ____ art classes.
Cevabı göster
with
Every era faces particular psychological challenges,
6:10Her çağ kendine özgü psikolojik zorluklarla yüzleşir,
… yapmak filozofun görevidir
It's the task of X to Y yapısındaki it biçimsel öznedir; belirli bir şeye gönderme yapmaz. Of X sorumlu kişiyi ya da rolü, to Y ise görevi belirtir. Burada filozof, hemen önce sözü edilen psikolojik zorlukları belirlemekten ve bunların çözümüne yardım etmekten sorumludur. Bu yapı, yalnızca the philosopher should... demeye göre rolü daha resmî biçimde tanımlar.
Alıştırma
Resmî sorumluluk yapısını dersteki kısaltılmış sözlerle tamamlayın: ____ the safety officer to inspect every exit.
Cevabı göster
It's the task of
reeling under the impact of: güçlü bir şokla istikrarını kaybetmek
Burada reeling, darbe aldıktan sonra sendeleyen bir kişiye dayanan bir mecazdır. 19. yüzyıl, kitlesel demokrasi ile ateizmin etkisi yüzünden sarsılmış ve istikrarını koruyamaz durumda sunulur. be reeling under the impact of + neden kalıbı; güçlü bir şoktan sonra zorlanan bir kişiyi, grubu, sistemi veya dönemi anlatır. Yalnızca be affected by demekten çok daha güçlüdür.
Alıştırma
İngilizce cümleyi, derste geçen ve “şiddetle sarsılıp istikrarsızlaşmak” anlamına gelen tam ifadeyle tamamlayın: After its main supplier suddenly closed, the factory was ____ the disruption.
Cevabı göster
reeling under the impact of
The first threatened to unleash torrents of undigested envy, Deyimler
6:25İlki hazmedilmemiş devasa bir kıskançlık selini serbest bırakmakla tehdit ediyordu,
unleash torrents of undigested envy: üst üste kurulan iki mecaz
unleash torrents of sözleri, kıskançlığı aniden serbest kalan ve kontrol edilmesi zor olan dev bir akış gibi sunar. Undigested ikinci bir mecaz ekler: kıskançlık zihinsel olarak henüz işlenmemiş, incelenmemiş veya kontrol altına alınmamıştır. Bu iki imge birlikte duyguyu büyük, ham ve tehlikeli gösterir. Bağlamda The first kitlesel demokrasiyi belirtir ve cümle Nietzsche'nin bununla ilgili kaygısını özetler. Gerçek anlamda sudan veya sindirimden söz edilmez ve bu yargı Nietzsche'ye aittir.
Alıştırma
Bu cümlede vurgulanan ifade ne anlatıyor?
- Kitlesel demokrasi, insanların yiyecekleri fiziksel olarak sindirememesine neden olabilir.
- Kitlesel demokrasi, büyük miktarda ham ve işlenmemiş kıskançlığı açığa çıkarabilir.
- Kitlesel demokrasi, kıskançlığın yayılmasını önleyebilir.
Cevabı göster
Kitlesel demokrasi, büyük miktarda ham ve işlenmemiş kıskançlığı açığa çıkarabilir.
the second to leave humans without guidance or morality. Dilbilgisi
6:29ikincisi ise insanları rehbersiz veya ahlaksız bırakmakla.
leave + nesne + without: yoksunluk durumu oluşturmak
Burada leave, “ayrılmak” anlamına gelmez. Humans nesnedir; without guidance or morality ise sonucu anlatır. leave + nesne + without + isim kalıbı, “birinin ya da bir şeyin bir şeyden yoksun kalmasına veya sonunda böyle bir duruma gelmesine neden olmak” demektir. Cümle öngörülen bir sonucu sunar: İnsanlar yol göstericilikten veya ahlaktan yoksun kalacaktır. Burada bu görüş aktarılır; dil bilgisi yapısı her ateistin ahlaksız olduğunu söylemez.
Alıştırma
Hedef sonuç yapısını kullanarak cümleyi tamamlayın: The power cut ____ the neighborhood ____ street lighting all night.
Cevabı göster
left · without